Bilim Kurguyla gerçek arasında: Siber Savaş

“Sonunda ordumuzu bugün karşılaştığımız ve yarınlarda da devam edecek olan yeni bir tür savaş için hazırlamış bulunuyoruz” G.W. Bush-9 Aralık 2008

Siber ve gerçek dünya her geçen gün birbirine karışıyor ve bu yeni durum yavaş yavaş hayatın tüm alanlarında kendini gösteriyor. Aldığımız ürünlerden gittiğimiz mekanlara, izlediğimiz filmlerden attığımız yorumlara kadar her şey veriye dönüşüyor ve bunların doğru şekilde anlamlandırılması, insanların zihinlerinin şekillendirilmesinin ve yönlendirilmesinin yolunu açıyor. Böylesi büyük fırsatlar barındıran siber alanın, bilhassa devletler arasında mücadele sahasına dönüşmesi de şaşırtıcı bir sonuç olmayacaktır.

Siber alanda görülen ciddi olaylar akademide de “siber savaş” diye bir kavramın varlığı üzerine tartışmaları beraberinde getirdi. Richard Clarke gibi isimler siber savaşın var olduğunu ve şu anda yaşanmakta olduğunu savunurken; Thomas Rid gibi akademisyenler ise siber savaş diye bir şeyin olmadığını ve gelecekte de olmayacağını iddia etmişlerdir. Şahsen siber savaşın varlığını savunan taraftayım ve bu yazıda da bu iddiamı temellendirmeye çalışacağım.

Savaş Kavramının Belirsizliği

Sanılanın aksine, sosyal bilimlerdeki pek çok kavram gibi, savaş kavramı da üzerinde anlaşılmış, kesin sınırları çizilmiş bir kavram değildir. Meşhur Correlates of War projesi savaşı “her yıl 1000’den fazla ölüme sebep olan tüm silahlı çatışmalar” olarak tanımlarken; siyasiler kansere, sigaraya karşı savaştan bahsediyor. Aynı şeyden bahsedilmediği çok açık. Bu sebeple siber savaştan bahsetmeden önce savaş kavramını ortaya koymak ve üzerine düşünmek gerekiyor.

Yüzyıllar boyunca değişen faktörlere bağlı olarak (politik düzen, teknolojik ilerlemeler, aktörler vs.) farklı savaş tanımları yapılmıştır. Hukukçu Grotius, savaşı “uyuşmazlıklarını zorlama yollarına başvurarak çözmeye çalışanların karşılıklı durumu” şeklinde tanımlamış ve savaş ilanının yapılmasının bir zorunluluk olduğunu iddia etmiştir. Ünlü askeri düşünür Clausewitz ise savaşı “politikanın başka araçlarla devamı” ve “düşmanı iradeyi kabule zorlamak için bir kuvvet kullanma eylemi” olarak tanımlamıştır.

Tüm bu tanımlar önemli olsa da 21. yüzyıl savaşlarının değişmeye başladığını düşünüyorum. Devlet dışı aktörlerin etkisi artıyor, gücün özelleştirilmesi yaygınlaşıyor (Blackwater/Akademi, Wagner vs.), psikoloji ve ekonomi silahlaştırılırken her bir birey bu savaşın hedefi haline geliyor, sivil/asker ayrımı ortadan kalkıyor. Rus Genelkurmay Başkanı Gerasimov’un muhtemel bir savaşta düşmanın ekonomik gücünü ve askeri olmayan tesislerini de meşru hedef göreceklerini açıklaması bu düşünceyi destekliyor. Bu, tarihte eşi benzeri görülmemiş yoğunluk ve genişlikte bir topyekûn savaş hali olabilir. Tam da bu sebeple yeni bir kavramsallaştırmaya ihtiyaç var; yoksa siber savaşı tanımlarken zorluklar yaşamak kaçınılmaz. Parçalı ve spesifik değil, daha bütüncül ve kapsayıcı bir yaklaşıma sahip olmalıyız.

Kulağa ilginç ve radikal gelse de kendi perspektifimden, savaş ve politikayı ayırmanın doğru olmadığını düşünüyorum. Bunların her ikisinin de “çatışma” kavramının alt başlıkları olarak, aynı amaca farklı araçları kullanarak ulaşma yolları olduğunu iddia ediyorum. Böyle bir perspektiften her bir birey, gerek fiziksel gerek mental anlamda, bir savaş alanı ve etki edilmesi gereken bir hedef haline geliyor. Dolayısıyla saldırgan tarafın kendi iradesini kabul ettirmek amacıyla insanların günlük rutinlerine yaptığı (ölümcül olsun ya da olmasın) her türlü müdahaleyi genel/sürekli savaş halinin bir parçası olarak kabul edebiliriz. Ancak böyle bütünlüklü bir yaklaşımla yaşadığımız küresel sıkıntıyı, 21. yüzyılın savaşlarını ve siber gibi ortaya çıkan yeni alanlarını anlayabilir, anlamlandırabiliriz.

Siber Savaş Tartışmaları

Sık sık atıf yapılan ‘Siber Savaş’ kitabının yazarları Clarke ve Knake’e göre siber savaş: “Bir devletin başka bir devletin bilgisayar sistemlerine veya ağlarına hasar vermek ya da kesinti yaratmak üzere gerçekleştirilen sızma faaliyetleridir”. Bu yaklaşım devletleri küresel düzenin tek aktörü olarak gören eski anlayışa göre kurgulanmış bir tanımlama. Benim alternatif tanımlama önerime göre ise “Hiyerarşik yapılı organizasyonlar tarafından (ulus devletler, devlet güdümlü gruplar, terör örgütleri, organize halk hareketleri gibi) siber alan üzerinde zararlı yazılımlar ve bilgi operasyonları vasıtasıyla rakibin zihnini şekillendirmek ve iradesini kırmaya yönelik gerçekleştirilen ofansif ve defansif hareketler” siber savaş olarak adlandırılabilir.

John Hopkins Üniversitesi’nden Thomas Rid ise tartışma yaratan makalesinde olaya farklı bir açıdan yaklaşmaktadır. Rid’e göre bugüne kadar gerçekleştirilen tüm siber saldırılar sabotaj, espiyonaj ve devlet/hükümet devirme (subversion) işlemlerinin yalnızca daha sofistike halleridir. Rid, Clausewitz’den aldığı referansla bir aksiyonun savaş eylemi sayılması için 3 kriteri karşılaması gerektiğini söylemektedir:

  1. Şiddet içermelidir (En azından potansiyel olarak)
  2. Araçsal olmalıdır (Savaş tek başına amaç değildir, karşı tarafa istenileni yaptırmak amaçlı kullanılan bir araçtır)
  3. Politik bir amaca hizmet etmelidir (Savaş politikanın başka araçlarla devamıdır söylemine atıfla)

Tüm bunlara ek olarak Rid, politik amacın açıkça deklare edilmese de bir tarafa atfedilebilir olması gerektiğini, yani kimin sorumlu olduğunun net olması gerektiğini iddia etmektedir. Buradan hareketle de Rusya’nın Estonya ve Gürcistan’a yönelik siber harekatlarının ya da Stuxnet saldırısının bu üç kriteri de sağlamadığından dolayı siber savaş eylemi olarak adlandırılamayacağını iddia etmekte ve gelecekte de siber savaş diye bir şeyin olmayacağını savunmaktadır.

Savaşın Doğası, Karakteri ve Siber

Rid’in argümanının en zayıf iki noktası tüm savaş yaklaşımını yalnızca Clausewitzian bir perspektife oturtması ve konvansiyonel savaş dinamiklerini siber savaşa direkt olarak uygulama çabasında olmasıdır. 1900’lerin sonuna kadar savaşın, doğası ve karakteri gereği, şiddet ve ölümle arasındaki bağ üzerine çok düşünülmemiştir; fakat John Stone’un da “Cyber War Will Take Place” başlıklı makalesinde vurguladığı gibi 21. yüzyılda savaş, şiddet ve ölüm bağlantısı üzerine düşünmemiz zaruri hale gelmiştir.

  1. yüzyılda ortaya çıkıp gelişen hava ve uzay sahasının aksine siber alan, savaşın hem doğasında hem de karakterinde değişiklik yaratma potansiyeline sahiptir. Siber savaşı diğerlerinden ayırt eden en önemli özelliği “kansız” karakteridir. Başarıyla tamamlanmış bir siber saldırı, sonucunda birilerinin ölümüne yahut yaralanmasına sebebiyet vermek zorunda değildir. Savaşın en temel amacının düşmanın kararlılığını ve savaşma azmini kırmak olduğu düşünüldüğünde, yapılan siber saldırı bu amaca ulaşıyorsa onu ‘savaş eylemi’ olarak tanımlamaktan bizi ne alıkoyabilir? Eğer tek bir zararlı yazılım 984 uranyum zenginleştirme santrifüjüne zarar verip zenginleştirme verimini yaklaşık %30 düşürüyorsa ve bunun arkasında ABD-İsrail istihbaratının olduğuna dair kanıt sayılabilecek seviyede ciddi iddialar varsa, bunu basitçe sabotaj olarak tanımlamak mümkün müdür? “Görünürde” yakıp yıkmadan da düşmanı ulusal politikamızla uyumlu bir çizgiye zorlayabiliyorsak, sırf birileri ölmedi diye bunu ‘savaş’ kavramsal çatısının dışına çıkarmaya çalışmak savaşın doğasının ve karakterinin değişebilme potansiyelini reddetmek değil midir? Bir kavramı sorgulanamaz ve değiştirilemez kabul etmenin bilimde yeri olmadığı düşünüldüğünde, gerçek düşünce insanlarının şiddet ve ölümcüllüğün savaşa içkin olup olmadığını yeniden düşünüp tartışmalarının ihtiyaçtan öte zorunluluk olduğunu düşünüyorum.

Yukarda belirttiğim gibi işin bir de felsefi yönü var. Askeri düşünür Clausewitz genel düşüncesini düşmanı ezip yenilgiyi kabullendirmek üzerine inşa etmiştir. Dolayısıyla bu yaklaşımla siber savaş kavramının anlamsız gelmesi mümkündür. Buna karşılık Çinli askeri düşünür Sun Tzu başyapıtı Savaş Sanatı’nda en büyük maharetin savaşı, dövüşmeden kazanmak olduğundan bahsetmiştir. Kitaptan örnek vermek gerekirse Tzu, düşman altyapısının gereksiz şekilde yıkımından kaçınılmasını önerir; ki siber saldırılar konvansiyonel silahların aksine altyapıları bir daha kullanılamaz hale getirmez, yalnızca belirli bir süre çalışamaz hale getirir. Yine Tzu, savaşıp yenmekten çok savaşmadan düşman iradesini kırmanın en mükemmel hedef olacağını söylüyor. Bu da yine siberin en güçlü özelliklerinden biri olarak öne çıkıyor. Siber savaşın ‘bu anlamda’ bir sonuç getirmediğini düşünenlerin Putin yönetiminin Avrupa ve ABD’de yaptığı siber saldırıların ne gibi sonuçlar getirdiğine bakmaları zannımca yeterli olacaktır. En azından 2016 Amerikan Başkanlık Seçimleri ve Brexit Referandumu bu anlamda güzel vakalar olarak önümüzde durmakta.

Sonuç

Sonuç olarak kavramsal varlığı tartışılsa da siber savaşın var olduğunu ve etkilerini ciddi şekilde hissedemiyor olsak da yaşanmakta olduğunu iddia ediyorum. Bana göre oluşan kafa karışıklığının temel sebebi siber alanın savaşa daha önce karşılaşmadığımız yeni dinamikler kazandırması. Hava ya da uzayın aksine siberi diğer savaş alanlarıyla birebir kıyaslayarak anlamlandırmamız pek mümkün değil; zira kendine has dinamikleri sebebiyle yeni bir bakış açısı şart. Kaldı ki kabul edilsin edilmesin, Türkiye’nin de dahil olduğu pek çok ülke yıllar önce siber komutanlıklarını kurdu ve siber alanı yeni savaş olanı olarak tanımladılar. NATO da 2016 yılında siberi savaşın beşinci sahası (Kara, Deniz, Hava, Uzay, Siber) olarak tanımladı ve böylece güçlü siber saldırılara karşı konvansiyonel saldırı yapılabilmesinin yolu açıldı.

Kenneth Geers’ın da “Sun Tzu and Cyber War” başlıklı makalesinde vurguladığı gibi konvansiyonel askeri gücü zayıf olan devletler siber alana yatırım yaparak bu açıklarını kapatmaya çalışıyorlar ve bunda kısmen başarılı da oluyorlar. Sonuçta güçlü bir siber operasyon için teknik gereklilikleri yerine getirmek, tank ve silaha sahip olmaktan çok daha kolay. Dolayısıyla zamanla devletlerin bu alana daha çok yatırım yapacağı ve savaş eylemi sayılabilecek siber saldırıların da artacağını öngörebiliriz. Halihazırda Stuxnet saldırısı bile tek başına savaş eylemi sayılabilecek bir saldırı. Üstelik Rid’in 3’lü çerçevesini kullansak dahi bunu savaş eylemi saymak mümkün. Onun incelemesi de bir başka yazının konusu olsun.

Düşünce ve eleştirilerinizi yorum bölümünden ileterek bu tartışmaya dair görüşlerinizi paylaşabilirsiniz.

Zihninizden sorular eksik olmasın, keyifli okumalar!

Siber Bülten abone listesine kaydolmak için formu doldurunuz

Ali Kemal Şerbet

2017 yılında İstanbul Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünden mezun olan Ali Kemal ŞERBET, öğrenimi süresince Türkiye’nin önde gelen think-tanklerinin güvenlik ve strateji departmanlarında staj yaptı. 2018 yılında Milli Savunma Üniversitesi’nde Savaş Araştırmaları programında yüksek lisansına başladı. Yüksek lisansta savaşın siber boyutuyla ilgilenmeye başlayan Şerbet, siber savaşın stratejik önemini incelediği tezinin yazımına devam etmektedir.

Yazılım alanında yaptığı freelance çalışmaların yanı sıra, kurucuları arasında bulunduğu FoW Araştırma şirketinde Siber Güvenlik Araştırmacısı olarak çalışmalarını sürdürmektedir.
Ali Kemal Şerbet

Latest posts by Ali Kemal Şerbet (see all)

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Ali Kemal Şerbet

2017 yılında İstanbul Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünden mezun olan Ali Kemal ŞERBET, öğrenimi süresince Türkiye’nin önde gelen think-tanklerinin güvenlik ve strateji departmanlarında staj yaptı. 2018 yılında Milli Savunma Üniversitesi’nde Savaş Araştırmaları programında yüksek lisansına başladı. Yüksek lisansta savaşın siber boyutuyla ilgilenmeye başlayan Şerbet, siber savaşın stratejik önemini incelediği tezinin yazımına devam etmektedir.

Yazılım alanında yaptığı freelance çalışmaların yanı sıra, kurucuları arasında bulunduğu FoW Araştırma şirketinde Siber Güvenlik Araştırmacısı olarak çalışmalarını sürdürmektedir.
Ali Kemal Şerbet

Latest posts by Ali Kemal Şerbet (see all)